POPULER YAYINLAR

3 Şubat 2013 Pazar

Doğal yollarla ergenlik sivilcesi tedavisi

Ergenlik sivilceleri, kız ve erkeklerde buluğ çağında hormon dengesinin bozulduğu yıllarda görülür. 

Yine bu yaşlarda ve ileriki yaşlarda, bağırsak bozukluğuna, karaciğer sorununa, cinsel hormon bozukluğuna ve buna benzer birçok sebebe bağlı olarak sivilceler oluşur.

Ergenlik sivilcelerinin oluşumunda, beslenme alışkanlıklarının da etkisi vardır. Bol sebze ve meyve tüketen kimselerde sivilce görülmez. Görülse bile derin izler bırakmaz.

Ergenlik sivilceleri buluğ çağına girince 1-2 yıl içinde geçse de bazı kimselerde 30 yaşa kadar geçmez. Sivilceler genellikle toplu iğne başı gibi veya nohut büyüklüğüne kadar olabilir. Kaşıntı yapabilir, kızarık ve ağrılı olabilir.

Ergenlik sivilceleri daha çok alın, boyun, çene ve zaman zaman sırt bölgesinde görülür. Bu gibi durumlarda bol sebze ve meyve tüketilmelidir.

Ergenlik sivilceleri için alınabilecek önlemler şunlar:

- Protein ihtiyacı yumurta, süt ve süt ürünleri ile karşılanmalı, et ve hayvani gıdalar az tüketilmelidir.

- Soğan, şalgam, tere, sarımsak bolca tüketilmeli.

- Taze üzümün, mevsimine göre kürü yapılmalı. Sabahları beyaz üzüm suyu içilmeli. (İki bardak)

- Kabızlık da sivilceye neden olabilir.

- Cilt her zaman temiz tutulmalıdır.

- Karaciğer rahatsızlığı varsa hemen bir uzman doktora görünmeli ve bu rahatsızlık tedavi edilmeli.

- Sabahları kahvaltıdan önce 1 bardak sıcak suya 1 tatlı kaşığı menekşe yaprağı konulup 10-15 dakika demlenip içilmeli. Akşamları da 1 bardak suya 3 tatlı kaşığı kuşdili koyup 10 dakika demlenip içilmelidir. Bu iki çay kanı temizler ve karaciğeri çalıştırır.

Tek eşlilik mi, çokeşlilik mi?

Psikologlara göre ‘Sınırsızlık mutsuz eder, tekeşlilik insana huzur verir’.

En fazla cinsiyetin kadın ve erkek arasında işlendiğine dair bir çalışma olduğundan haberim yok, öncelikle onu söylemek lazım. Hiç duymadım böyle bir araştırma. Kadınerkek arasındaki cinayetlerin sebebi erkeğin poligamisiyle ilgili olabilir. Vassaf kendi tezini savunma adına monogamiye atmış suçu ama böyle bir şey yok. Batı kültüründe de monogami esastır.

Erkek, yapısı itibarıyla, doğası itibarıyla poligamdır. Bunu zamanında Başbakan Prof. Dr. Sadi Irmak söylediğinde yer yerinden oynamıştı, bu yeni bir görüş değil. Erkek poligamdır ama monogaminin de cinayete, şiddete neden olduğunu söylemek spekülasyondan başka bir şey değil. Batı dünyası, poligamiyle oluşan psikolojik ve fizyolojik bunalımları aşmak için monogamiyi teşvik ediyor.

Erkeğin yapısı poligami ama yüzyıllar içinde dinsel ve kültürel yapılarla beraber bu yönünü bastırıyor. Toplumların monogamiye zorlanmasının nedeni biraz da kişilerin ruh sağlığını ve beden sağlığını korumak. Bunun için var monogami. Öbür türlü baktığınız zaman, sınırsızlık insanı daha da mutsuz kılan bir şeydir. Sınır, insanı huzurlu kılar. Belki de bu yüzden monogamiyi desteklemek lazım.

‘Şiddet poligamide de varmonogamiyle ilgisi yok' 

Bahçeşehir Üni. Sosyoloji Böl. Bşk. Prof. Dr. Nilüfer Narlı
Tekeşliliğin insanları şiddete ve cinayete sürüklediğini iddia etmek çok güç, bu çok büyük bir iddia. İnsan ilişkilerinde şiddetin kökenine baktığımız zaman sadece öldürme değil, her boyutta, her türlü şiddet- en önemli neden olarak beklentilerin karşılanmaması, kişilerin birbirlerini aşağılaması, kıt kaynakların paylaşımı yüzünden çıkan tartışmaları görüyoruz. İnsanlık tarihine baktığımız zaman tarım toplumuna geçişle birlikte tekeşliliğin daha fazla kurumlaştığını görüyoruz. Tekeşliliğin hayatımıza girmesi çok uzun bir geçmişe dayanıyor, çok köklü bir geçmişi var. Tekeşlilikte ilişki yürümüyorsa çiftler ayrılabilirler. Tekeşlilik şiddeti körüklemek zorunda değil, ayrılık da bir çözüm. Erkeğin çokeşliliğini kanunlaştırmış ya da dini normlarla meşrulaştırmış toplumlar var. Ama poligami, monogamideki arızaları yok etmez. Arızanın nedeni monogami kavramının kendisi değildir zaten, kişiler arasıdır. Poligamide de şiddet çıkar, anlaşmazlık çıkar. Birçok kadınla ilişkisi olan erkeğin hoşgörülme nedeni ekonomiktir, mecburidir. Mutlu ve huzurlu olunduğundan değil.

‘Tekeşliliği iyi sandığımız için cinayet işleniyor’

Oyuncu Lale Mansur
Ülkemizde bir cinayet salgını yaşanıyor. Kocasından ayrılmak isteyen kadınlar, kocaları tarafından öldürülüyor, çünkü erkekler kadınları kendilerinin bir uzantısı, bir organı gibi görüyor, böyle algılıyorlar. Onların bir başka birey, bir başka insan olduğunu, kendileriyle yaşamak istemeyebilecekleri gibi bir şey kafalarında yok. Bu kadar çok erkek deliriyorsa, bu kadar cinayet işleniyorsa bunun elbette ki bugüne kadar “iyidir” diye bilinen birtakım fikirlerle, kavramlarla ilişkisi var. Tekeşlilik de bunlardan biri.

‘Çokeşli yaşıyor tekeşlilikte karar kılıyoruz’

Yazar Sinan Akyüz 
İnsanlar çokeşliliği yaşar ama tekeşlilikte karar kılar. Tekeşlilikte cinayet işleniyor, çünkü içinde aşk var. Aşk dönem dönem insanlarda hastalıklı bir yapıya neden olabiliyor. İnsanlar şiddeti en yakınlarına yaşatıyorlar. Sadece monogamiden çıkmıyor şiddet, kız kardeşe, anneye de şiddet uygulanıyor. Çokeşli de yaşasalar bir gün tek aşka, tekeşliliğe döner bütün insanlar. İnsanoğlunun fabrika ayarlarında kıskançlık var. Bu anormal de değil, aşkın gücü. Zaman zaman sevgiden boğabilirsiniz, bazen canından edebilirsiniz. Bu, monogami ruh sağlığına iyi gelmiyor demek değildir. Monogami zorunlu bir yol aslında. Çokeşli yaşıyoruz ama sonunda monogamiyi seçiyoruz.

Psikiyatr
Prof. Dr. Mansur Beyazyürek

Kaynak: HT Hayat

2 Şubat 2013 Cumartesi

Kalp krizi riskini öğrenmenin en kolay yolu

Modern cihazlarla, ilaçsız ve çok kısa sürede yapılabilen kalsiyum skorlaması, dört yıl içerisinde kalp krizi geçirme riskinin derecesini ortaya çıkarıyor. Kalsiyum skorlaması buzdağının görünen yüzünü değil; suyun altını da gösterdiği için uyarıcı önem taşıyor.

Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de ölüm nedenlerinin başında gelen kalp ve damar hastalıklarının önceden fark edilmesini sağlayacak testler hayat kurtarıyor. Derin bir nefes alma süresinde yapılabilen kalsiyum skorlaması, kalp damarlarındaki kireçlenme miktarını ve buna bağlı olan koroner arter hastalığı riskini ortaya çıkarıyor. Kalsiyum skorlaması sonuçları, kişinin gelecek yıllarına ilişkin bilgi veriyor.

Kalp krizi riskinin önceden belirlenebilmesini sağlayan yöntemler arasında ilk akla gelenin anjiyo olduğunu söyleyen Anadolu Sağlık Merkezi Kardiyoloji Uzmanı Dr. Gürsel Ateş, anjiyo ile kalsiyum skorlamasının birbirinden farklı iki yöntem olduğunu vurgulayarak şu bilgileri veriyor: “Anjiyoda kişinin varolan şartları belirlenip, tedaviye gereksinim duyup duymadığına karar veriliyor. Kalsiyum skorlamasında ise kişinin damarındaki gelişmeleri görmek amaçlanıyor. Böylece, ilerleyen yıllarda kalp krizi geçirme riskinin daha iyi belirlenmesi sağlanıyor.”

40'lı yaşlara dikkat!

Belirgin herhangi bir şikayet olmamasına karşın ailede kalp hastalıkları görülüyorsa kişinin kalsiyum skorlaması yaptırması öneriliyor. Dr. Gürsel Ateş, “Koroner arter hastalıkları, 40’lı yaşlardan itibaren giderek artan bir seyir izliyor. Aile öyküsü olan kişilerde, genç yaşlarda da kalp krizi riski olasılığı var. Araştırmalar, damarlarında kalsiyum birikmesine rastlanmayan kişilerin dört yıl boyunca kalp krizi geçirme riskinin çok düşük olduğunu gösteriyor” diyor.

Kalsiyum skorlamasında istenen, sonucun sıfır olması. Sonuç sıfır değilse, damardaki kalsiyum birikiminin miktarına göre kişide düşük, orta ya da yüksek derecede kalp damar hastalığı riski olduğu düşünülüyor ve çıkan sonuca göre ilaçla tedaviye başlanıyor. Ciddi bir damar tıkanıklığı saptananlara ise koroner anjiyografi uygulanıyor.

Kalsiyum skorlaması nasıl yapılıyor? 

Hastaya ağızdan veya damardan hiçbir ilaç verilmeden, bilgisayarlı tomografi ile sadece bir tutumluk nefes süresinde yapılan kalsiyum skorlaması, hekimlere göre en önemli tarama testlerinden biri. Modern cihazlarla yapılan ölçüm ile daha az radyasyon alınıyor.

Kalp-damar hastalıkları açısından riskli gruplar 

• Sigara kullananlar
• Trigliserid ve HDL düzeyi yüksek kişiler
• Diyabet ve hipertansiyon hastaları
• Kilo fazlası olanlar
• Metabolik hastalıkları bulunanlar
• Bel çevresi erkeklerde 102,  kadınlarda ise 96 santimetreyi geçenler

Sağlam Dişlerin Katili!

En yaygın hastalıklardan biri olan dişeti hastalıkları tedavi edilmezse başınıza büyük dertler açabilir.

Dişeti hastalıkları sanıldığının aksine, en büyük ağız sağlığı problemlerinden biridir. Dişeti hastalıkları sinsi ilerler… Başlangıçta dişetlerinde kızarıklıklar ve bölgesel olarak kanamalarla başlayan dişeti hastalıkları, kemikte büyük dejenerasyonlara sebep olarak dişin çekimine kadar ilerleyen senaryolar oluşturur.

Dişeti hastalıklarını iyi anlayıp onlardan korunmak için öncelikle dişeti hastalıklarının neden oluştuğu bilinmelidir.

Dişeti hastalığının ana nedeninin Mikrobiyal Dental Plak adı verilen bir oluşum olduğunu belirten Diş Hekimi Cansın Özgür, "Mikrobiyal Dental Plak, yediğimiz yemeklerin artıklarının, ağzımızdaki bakterilerle birleşmesiyle oluşan, dişin ve dişetinin üzerini bir film gibi kaplayan yapıya verilen isimdir. Bu plağın oluşmasıyla olgunlaşmaya başlaması arasında geçen süre 12 saattir. 24 saat süreyle ağızda temizlenmeden duran plak, artık olgun plaktır ve yapısında oluşturduğu metabolitlerle dişeti hastalıklarına ve çürüklere neden olmaktadır. Bu bilgiler ışığında, ağız temizliğimizi 12 saat arayla yapmamız, ağız sağlığımız için çok büyük önem taşımaktadır" dedi.

Diş Taşı Nasıl Oluşur?

Uzun süreyle temizlenmeyen Mikrobiyal Dental Plak'ın tükürüğümüzde bulunan organik ve inorganik yapılarla da birleşerek diş taşı dediğimiz sert ve fırçayla temizlenemeyen yapıları oluşturduğunu aktaran Diş hekimi Cansın Özgür, şu açıklamalarda bulundu:

"Diş taşları 'Dişeti üstü Diş taşları' ve 'Dişeti altı Diş taşları' olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Bu diş taşları, dişeti tedavisi ile temizlenmezse kemikte ve dişetinde dişeti iltihabının başlangıcı olan Gingivitis ile hastalığın sürecini başlatacaktır. Gingivitis, dişeti hastalığının ilk aşaması olup, dişetinde kızarıklık ve kanama ile karakterize bir görüntü vermektedir. Eğer bu aşamada hasta Diş Hekimine başvurursa dişetlerinde ve özellikle de çene kemiğinde belirgin bir travma oluşmadan dişeti hastalığının önüne geçilebilmektedir. Bu aşamadan sonraki adım, dişeti iltihabının kemiği de dejenere etmesi sonrasında oluşan Periodontitis’tir. Periodontitis, dişlerin ağız içinde sabit durmasını sağlayan çene kemiği ve çevre dokularından oluşan periodonsiyum denilen yapıyı parçalar. Son aşamada ise dişi tutan neredeyse bütün yapılar dişin çevresinden çekilmekte ve diş kaybedilmektedir."

Sabah - Akşam 3 Dakika Ayırın

Diş Hekimi Cansın Özgür'ün verdiği bilgilere göre, diş taşlarının dişetinin üstünde kalan bölümleri standart diş taşı temizliği uygulamalarıyla temizlenebilirken, dişetinin altındaki diştaşları, küretaj ve scaling denilen uygulamalarla Diş Hekimleri tarafından özenle temizlenmelidir.

Bütün bunlardan korunmanın yolu sanıldığının aksine çok basittir. Ağız hijyenimize özen göstermemiz en güzel korunma yöntemidir. Sabah kahvaltısından sonra 3 dakika süreyle, gece uyumadan önce 3 dakika süreyle dişlerimizin bütün yüzeylerini fırçalamamız bu konuda hayati önem arzetmektedir. Ayrıca diş ipi uygulamaları gerekmektedir.

Sonuç olarak dişeti hastalıkları, sinsidir. Hiçbir zaman ciddi bir ağrı yaratmaz… Bu sebepten hastalar Diş Hekimine danışmakta gecikmektedir. Diş Hekiminize 6 ayda bir genel kontrol için yapacağınız ziyaret ve disiplinli bir ağız bakımı sizin, sağlam dişlerinizi kaybetmenize karşı en büyük engeldir.

Her erkeğin istediği gizli 10'lu

Bazıları açıkça istediklerini söyler, bazılarının istekleri gizlidir! Erkeklerin içlerinden geçenleri araştırdık.

Erkekler kendi kendini tahrik edebilen kadın ister

Bunun bir aktivite ya da zorunluluk olması gerekmiyor. Ateşli ve arzulu bir kadın bir erkeği anında canlandırabilir! Seks kimliğini tanıyan, kendi arzularının farkında olan ve orgazmı yaşamaya kararlı bir kadın bir erkeğin hayalidir.

Erkek seksin eğlenceli olmasını ister

Cosmopolitan dergisinin yaptığı bir araştırmada bir erkeği en çok tahrik eden şeylerin başında seks sırasında gülen bir kadın olduğunu biliyor muydunuz? Seksi hayatın bir parçası olarak kabul ederek yatak dünyasını eğlenceli hale getirmek gerekiyor. Oyunlar oynayın, birbirinize dokunurken şakalar yapın. Ona komik ve seksi mesajlar çekin.

Erkek yardım ister

Ona ne istediğinizi anlatın. Bunu yaparken de ateşli olun. 'Beni böyle öpmene bayılıyorum' gibi ipuçları verin. Bazen de onu siz yönlendirin. Seks çift taraflı bir aşk oyunudur. Onun zevki kadar sizinki de önemlidir. Bunu ona da hissettirin.

Erkek izlemek ister

Ondan kaçmayın. En seksi özellik özgüvenli olmaktır. Vücudunuzu yatakta gizlemeyin. Sizi seyredebilmesi için imkan tanıyın. Örneğin iç çamaşırlarınızla mutfağa gidin, sonra yatağa, onun yanına gelin. Örtülere değil, ona sarılın.

Erkek hareketli kadın ister

Erkekler genelde baskın taraf olmak istese de , yatakta 'işi' kendilerine bırakmayan kadınlara da bayılırlar. Arzulu tavırlarınız ve onu yönlendirmenizden büyük zevk alabilirler. Öneriler sunun, onu bir yatak oyunu hazırlayarak şaşırtın. Hatta eşiniz için striptiz ya da kucak dansı yapmaktan çekinmeyin. Seks hayatınızı böyle renklendirebilirsiniz.

Erkek 'Bu da neydi?' demek ister

Bir önceki maddeyi hatırlayın. Erkeği şaşırtan bir cinsel deneyim asla unutulmayacaklar arasına girer. Örneğin tam sizi istediği anda ondan kaçabilirsiniz, beklemediği bir anda bu kez siz ona gidebilirsiniz. Ya da öpmek yerine vücudunu dudak ve dilinizin ucuyla gezebilir, artık ikiniz de sabırsızlanmaya başlayınca ilk hamleyi siz yapabilirsiniz. Partnerinizi siz tanıyorsunuz, yaratıcı olun!

Erkek aynı anda birkaç şey ister

Bir pozisyon denemekten vazgeçin. Yeniliklere açık olun ve sınırlarınızı keşfedin. Romantizm ve erotizmi birleştirin. Hem fiziksel, hem d eruhsal bir doygunluk için bu çok önemlidir. Sevişirken kulağına bir şeyler fısıldayın. Aynı anda da onu ne kadar istediğinizi gösteren bir hamlede bulunun.

Erkek sıkıntı değil, seks ister

İlişki Uzmanı Joel Block, "Bir erkeği sıkıntılı bir zamanında seksle kendine getiren kadın gibisi yoktur", diyor. Elbette sizinle konuşmak ya da yalnız kalmak isteyeceği durumlar olabilir. Ama ona yeniden enerji veren ve özgüvenini tazeleyen bir kadın dokuşu da bazen çok etkili olabilir. Bunun için cinsel birleşmeye bile gerek yok! Sevdiği tarzda bir gecelikle karşısına çıkıp uyurken ona sarılmanız bile yeterli olacaktır.

Erkek sahiplenmek ister

Bu erkeklerin çocukluklarından gelen ve asla değişmeyen bir özelliktir. Erkek beğendiği her şeyi sahiplenmek ve 'benim' demek ister. Ona 'onun' olduğunuzu hissettirin. İlginizle, sözlerinizle bunu hissettirebilirsiniz. Arada bir kıskançlık oyunları oynamak zararlı değildir, fakat sınırı bilmek gerekiyor.

Bazen erkek hiçbir şey yapmak istemez

Bu gerçek bir erkek fantazisidir. Daha önce bahsettiğimiz gibi egemen olmak isteyen erkekler konu seks olduğunda 'bazen' tembelliği tercih edebiliyor. Sadece uzandığı yerden onun için deli olan güzel bir kadını izlemek ve o zevki sadece kadının hamleleriyle yaşamayı her erkek ister. Enerjinizi topladığınız bir gün denemeye ne dersiniz?

Erkeklerden kadınlara flört taktikleri

İlişki uzmanları erkeklerin tutumlarını 'kadınsal' bir düzeyde inceledi ve işinize çok yarayacak bir ilişki önerileri listesine çevirdi.

Komik olun

Kadınlar kendilerini güldüren erkeklerden hoşlanıyorsa, erkekler kendilerini güldüren kadınlara hemen aşık oluyor! Üstelik espri yapabilme yeteneği zekanın en büyük göstergesidir. Yani bir anda onun gözünde zeki ve komik kadın ünvanına kavuşmuş olursunuz.

Bu konuda erkekler arkadaşlarından çok etkilenirler. Kalabalık bir ortamda dikkatleri üzerinize toplayıp ortamın neşe kaynağı olduğunuz anda size vurulacaktır.

Cesur olun

Bir erkek sizinle ilgilendiğinde kendini geri çekmeye çalışmıyor, öyle değil mi? Siz neden öyle olmaktan kaçıyorsunuz? Cesur olmak ürkütücü görünse de ilişkinin başlangıcını kolaylaştırır. Karşınızdakine kendini rahat hissettirir, böylece onu çok daha açık, yalın, samimi ve hızlı bir şekilde tanımaya başlayabilirsiniz.

Çok 'atak' davranışlar karşınızdakini ürkütebilir. Bu yüzden öncelikle emin olmalısınız. Onun size yaklaşımını doğru analiz etmelisiniz. Emin mi, değil mi? Bazen de 'kitabına göre' oynamak ve kendinizi geri çekmeniz gerekir.

Özgüvenli olun

Bunu her fırsatta söylüyoruz. Hayatta istediğiniz her şeyi öncelikle kendinize inanarak başarabilirsiniz. Bazıları bunu ukalalıkla karıştırıyor. Hayır, kendinizi övmenizden bahsetmiyoruz. Bir örnekle açıklayalım: Size iltifat edildiğinde "Yok canım, abartıyorsun" gibi bir cevap vermek yerine sadece samimiyetle gülümseyin ve teşekkür edin. Bu 'evet güzel olduğumu biliyorum ve bunu senden duymak benim için çok önemli' demektir.

Oyuncu olun

Bu ne demektir? Onunla beraber eğlenebilmek demektir. İlkokulda sizden hoşlandığını saçınızı çekerek gösteren bir erkeğin büyüyünce çok değişeceğini zannetmeyin. Yukarıdaki üç maddeyi birleştirin ve yaratıcılığınızı gösterin. Belki hemen ona flörtöz bir cep telefonu mesajı çekmeyi deneyebilirsiniz.

GÖZLER KALBİN AYNASIDIR?

Gözler kalbin aynası mıdır bilemiyorum ama birine baktığınızda ilk dikkatinizi çeken yerdir muhtemelen. Biz bayanların da en özendiğimiz ve bir o kadar da zorlandığımız şey göz makyajı malum. Çeşit çeşit göz kalemleri, farlar, eyelinerlar her daim elimizin altında olur. Ben pek koyu renk göz makyajından hoşlanmasam da gece makyajı denince akla tabiki daha koyu renkler geliyor. Koyu renk göz makyajı yüzü, bakışları daha anlamlı bir hale getiriyorsa da en ufak hataları bile göz önüne sermesi bakımından tehlikeli. Özel bir davete, kutlamaya giderken uygulayabileceğiniz bir kaç örnek...








Balık Etlilere Müjde!

Amerikan hükümeti dünya genelinde yaklaşık 3 milyon kişinin katıldığı obezite araştırmalarını inceledi. Vücut kitle endeksine göre fazla kilolu olanların normal insanlardan daha fazla yaşadığı ortaya çıktı.

Amerikalı uzmanların yaptığı bir araştırma normale göre biraz daha (Bir beden kadar) şişman olanların daha uzun yaşadıklarını ortaya çıktı. Amerikan Ulusal Sağlık İstatistikleri Merkezi, ABD, Kanada, Avrupa, Avustralya, Çin, Brezilya, İsrail, Hindistan ve Meksika’da 12.88 milyon kişi üzerinde yapılan 100 araştırmayı detaylı bir şekilde inceledi. Sonuçta ‘normal’ bir insan için kabul edilen vücut Kitle Endeksine (BMI) sahip insanlardan bir beden daha kilolu olan insanların daha uzun yaşadıkları ortaya çıktı. vücut ağırlığının boyun karesine oranıyla elde edilen BMI endeksi 18.5-24.9 arasında olanlar tıp literatüründe “normal” olarak kabul ediliyor.

Ömürleri 6 Yıl Daha Uzun

Araştırmaya göre BMI endeksi 25 ila 30 arasında olan yani bir beden daha kilolu olanların normal insanlara oranla yüzde 6 daha uzun yaşıyor. Bu da ortalama yaşam süresi 70 olarak alındığında 1 yıldan fazla bir süreye tekabül ediyor. Araştırmaya göre Vücut Kitle Endeksi 30-35 arasında olanlar, yani iki beden kadar kilolu olanlar BMI’ı normal çıkan insanlarla aynı yaşam süresine sahipler. Ancak araştırmaya göre BMI 35’in üzerine çıktığında ölüm riski de direkt olarak yüzde 30 oranında artıyor.

Amerikan Tıp Birliği Dergisi’nde yayınlanan araştırmayı yürüten Dr. Katherine Flegal, egzersiz yapan, sağlıklı beslenen ve sigara alkol kullanmamak şartıyla insanların fazla kilolalarını kafaya takmalarına gerek olmadığını dile getirdi. Uzmanlar vücudun biraz yağlı olmasının, düşme ve kazalardan kaynaklanın ölüm riskini ve kemik kırıklarını da azalttığına dikkat çekti.

Harvar Üniversitesi Beslenme bölümü direktöre dr. Geroge Blackburn ise araştırmanın kilo almanın iyi olduğu anlamına gelmediğine dikkat çekerek, “Biraz daha kilo alayım diye sakın düşünmeyin” uyarısında bulundu. Washington Üniversitesi St. Louis Tıp Merkezi Beslenme merkezi direktöre Samuel Klein, ise BMI’nin ölüm riskini belirlemede çok doğru sonuçlar vermediğini, tansiyon, kolesterol, şeker gibi faktörlerin de göz önüne alınması gerektiğine işaret etti.

Vücut Kitle Endeksi Nasıl Hesaplanır?

Vücut kitle endeksi, boy uzunluğunun ikiyle çarpılıp, vücut ağırlığına bölünmesi ile elde edilir. Sonuca göre 0-18.4: zayıf, 18.5-24.9: normal, 25.0-29.9: fazla kilolu, 30.0 ve üstü ise obez kabul edilir.

Sağlıklı Nesiller İçin Hareket Şart!

Çocukluk dönemindeki obezite ile mücadele etmek istiyorsak, mutlaka çocuklarımızın hareket etmelerini sağlamamız gerekiyor. 

Amerikan “Pediatrics” (Pediyatri) dergisinde yayınlanan bir araştırmada lise öğrencilerinin okul yılı içerisinde en az iki spor dalında faal olmaları, okula yürüyerek veya bisikletle gidip gelmeleri durumunda obez veya kilolu olma olasılığının düştüğü belirtiliyor. Bu saptama ilk bakışta fazlasıyla basit gibi gelebilir ama bir süre düşündükten sonra, egzersiz söz konusu olduğunda, bu saptamanın önemi yadsınmamalı.

Neolife Tıp Merkezi yetkililerinin verdikleri bilgilere göre, şu anda ABD başta olmak üzere bütün dünya bir obezite salgını ile boğuşuyor. Şu anda ABD’de üç çocuktan biri kilolu veya obez, erişkinlerde ise bu rakam üçte iki. Lancet tarafından yayımlanan bir rapora göre fiziksel hareketsizlik dünya çapında 10 kişiden birinin ölüm nedeni, bu oran sigara ile aynı. Dahası, her beş ergenden dördü ise önerilen fiziksel aktivite seviyesinin altında kalarak yüksek risk grubuna giriyor.

Her 5 Ergenden 4'ü!

Eğer bu yaşlarda bir çocuğunuz varsa, çocuğunuz yüzde 80 ihtimalle bu kategoride. Düşünün lütfen, çocuğunuz her gün en az bir saat fiziksel olarak aktif mi?

Pediatrics dergisinin önerisi çok basit: çocukların her yıl her bir akademik dönemde farklı bir sporla uğraşmaları. Kulağa oldukça zor geliyor, değil mi? Ama aslında değil. Sporu sadece yarışma amaçlı olmaktan çıkarmalı ve herkesi kapsayıcı bir şekilde düşünmeli, ya da zorunlu hale getirilmesini sağlamalıyız. Bu büyük bir kültürel değişim ve biraz maliyetli, ancak imkansız değil.

Fiziksel hareketsizlik bir halk sağlığı sorunu olarak kabul edilmelidir ve sadece kişilerin bireysel hareketliliği düşünmemeli, genel nüfusun (yaşlılar, maddi durumu kısıtlı kişiler, lise öğrencileri, hatta tüm çocuklar) fiziksel egzersiz olanaklarını düşünmek gerekiyor. Bu doğrultuda hem belediyelere hem de okullara büyük görev düşüyor.

Bazı insanlar diğerlerine göre fiziksel olarak daha aktiftir, ve bunların çoğu geçmişlerinde de aktif olanlardır. Yani lise çağındaki veya genç çocukları spor ve egzersize teşvik etme sadece şimdi daha sağlıklı olmalarını sağlamıyor, gelecekteki sağlıklarına yapılan bir yatırımdır. Bu gençler hayatlarının geri kalanı için onları sağlıklı ve zinde tutacak alışkanlıklar edinmiş olurlar.

Daha Çok Hareket Edilmesi İçin Bazı Pratik Fikirler

Kamuya açık yerlerde ücretsiz egzersiz sınıfları, yürüyüş kulüpleri, asansör yerine merdiveni kullanmaya almaya teşvik eden tabelalar, bu ufacık adımlar daha aktif bir hayata sahip olmamızı sağlayabilir.

Bir şekilde, obezite ve fiziksel aktivite konusunu anlamazdan ve görmezden geliyoruz, çocuklarımızın kilo almasının sağlıklı olduğunu, boy attıkça kilo problemlerinin olmayacağını sanıyoruz. Önümüzdeki ay veya önümüzdeki yıl hayatımız daha rahat olduğunda spor salonuna, veya koşmaya, veya diyete başlayacağımızı söylüyoruz. Daha da kötüsü, etrafımızdaki herkes bizim gibi olduğu için göbekli olmanın veya gün boyunca oturmanın normal bir şey olduğuna kendimizi inandırıyoruz. Sigaranın sağlık üzerindeki önemini anlayınca yasaklar konuldu, bilgilendirici kampanyalar başlatıldı, şimdi obezite ve hareketsizlikle mücadele için aynı şeyleri yapmamız gerekiyor.

Çocuğunuzun sigara kullanmasını istemiyorsunuz çünkü sağlıklı olmalarını ve uzun yaşamalarını istiyorsunuz. Hadi şimdi hareketsizliği de aynı şekilde düşünün. Çocuklarınızın hareket etmesini sağlayın. Hatta bu arada kendiniz de egzersize başlayın.

Şişmanlığın şifresi çözülebilir mi

Bana sorarsanız boşuna beklemeyin, bu şifrenin çözüleceği yok! 

Çünkü zaten ortada şifre filan değil, karmaşık bir problem var. Şişmanlık veya kilo sorunu onlarca gen, yeme yanlışı, tembellik, yeni hayatın dayattığı yaşam tarzı değişiklikleri ve daha pek çok şeyin kesişme noktası.

Bu nedenle de Harvardlı hocamız Prof. Dr. Gökhan Hotamışlıgil’in saptamalarına katılmamak mümkün değil. Odur, şudur, budur (!) ama kilo sorununun temelinde metabolik sorunlar vardır.

Gökhan Hoca diyor ki: “Kanınız sizin DNA’nızdır. Fakat metabolitlere, üretim artıklarına bakarsak onlar hem sizin, hem de vücudunuzdaki misafirlerin, yediğiniz malzemelerin toplam imzasıdır. İşin özü şu; aminoasitlerin bir araya gelip hayatı oluşturması için ilk olarak metabolik sistemin bir araya gelmesi gerekiyor. Dolayısıyla vücutta düşündüğünüz her şeyin altında metabolik denge var. Bu denge çalışmaya başlayınca ilk yapılması gereken de onu korumak. Korumak için de immun sistem -bağışıklık sistemi- karşımıza çıkıyor. Bu sistem metabolik olarak ağır maliyetleri olan bir şey. Özetle vücudu korumak gerçekten zor; tıpkı silahlı kuvvetleri savunmak gibi vücudu savunmanın da maliyeti yüksek. Eğer metabolizma enerji vermezse immun sistem de başarılı olmaz. Sonuç olarak metabolizma ile immun sistem -bağışıklık sistemi- arasındaki işbirliği verimsizleşir. Günümüzde artık bu ilişkinin de bir reforma ihtiyacı var.” Hocanın diline sağlık! Harvardlı ünlü bilimadamı Gökhan Odamışlıgil’in sözlerinin altına ben de imzamı atarım (Herkese Sağlık Dergisi/Kasım 2009).

Gökhan Hoca’nın saptamaları çok şeyi açıklıyor. Mesela “obezlerin Domuz gribi virüsüne daha kolay yakalanmaları ve hastalığı daha ağır geçirmeleri” de muhtemelen bağışıklık sistemlerinin bozuk oluşu ile ilgili bir durum. Kısacası metabolizmanın her şey olduğunu asla unutmamak gerekiyor. Sağlam bir metabolizma için de sağlıklı kiloyu korumak, düzenli ve yeterli bir uykudan taviz vermemek, egzersiz yapmak, sağlıklı ve dengeli bir beslenme tarzını ısrarla uygulamak ve tabii ki hijyen kurallarına eksiksiz uymak şart!

Metabolizmanıza dikkat edin. Bu dikkati bugünlerde daha çok gösterin.

Sağlıklı ve kalıcı bir şekilde kilo vermek neden zor?

Sağlıklı ve kalıcı bir şekilde kilo vermek için ne yazık ki dikkatli beslenmek tek başına yeterli değil. İşte dikkat etmemiz gereken ve gözden kaçırdığımız ayrıntılar…

Gizli tuzaklar

Soğuk algınlığına kapıldıysanız…
Sık sık burnunuzu çekmeniz ve öksürmeniz daha çok yemek yemenize neden oluyor. Ancak hastayken tükettiğiniz tostun içindeki peynirin kilo aldırmadığını da ekleyelim! Çok sık rastlanan AD-36 virüsü de kilo aldırabiliyor. Obezite sorunu yaşayanlar üzerinde yapılan araştırmalar, bu hastaların yüzde 30’unun vücudunda AD-36 virüsü olduğunu saptadı. Hayvanlar üzerinde yapılan araştırmalarda ise AD-36 virüsünün vücuttaki yağ oranını artırdığı kanıtlandı. “Nedenleri ve etkileri daha kesinleşmemekle birlikte yapılan araştırmalar aşırı kilolu olanların ve obezite hastalarının büyük bir kısmının bu virüsü taşıdığını işaret ediyor” diyen Adam Walsh, Victoria’s Deakin Üniversitesi’nde Sağlık Bilimi eğitimi veriyor. Bu virüse karşı korunmak için bağışıklık sisteminizi güçlendirmeniz gerekiyor. Sık sık elinizi yıkayabilir ve nezle olan kişilerle aynı havayı solumamaya çalışabilirsiniz.

Geç saatlere kadar laptop ile çalışıyorsanız…
Uyumadan önce kucağınızda laptop’ınız ile online alışveriş, sörf ya da chat yapıyorsanız, yediklerinize dikkat etmeniz gerekiyor! Kuzey Avustralya Üniversitesi akademisyenlerinden Dr. Siobhan Banks; “Parlak ışık melatonin hormonu üretiminde yavaşlamaya neden oluyor ve bu hormon uykunuzun gelmesini hızlandırıp, düzenli bir uyku rutini oturtmanıza da neden oluyor” diyor. Chicago Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin yaptığı araştırmalar ise altı saatten az uykunun ensülin oranında yüzde 40’lık bir azalmaya ve bununla birlikte kilo alımıyla diyabete karşı eğilimin meydana gelmesine neden olduğunu gösteriyor. Bu nedenle akşam sekizden sonra çok aydınlık ortamlarda bulunmaktan kaçının ve daha çok masa üstü aydınlatmalarını tercih etmeye özen gösterin. Ayrıca da bilgisayar ekranının ışığını kısarak akşam geç saatlere çalışmak yerine erken yatın ve sabah erken kalkıp çalışmayı deneyin.

Evhamlıysanız…
Harvard Üniversitesi’nin yaptığı son araştırmalara göre kadınların yüzde 52’si işten evliliğe kadar birçok konuda oldukça evhamlı! Üstelik aynı araştırma evhamla birlikte ortaya çıkan stresin kilo alımına neden olduğunu da gösteriyor. Neden mi? Stresli olduğumuzda yemek yapmakla uğraşmamak için hazır yiyeceklere yöneliyor ve daha çok kalorili besinler tüketiyoruz. Üstelik stres karın bölgesinde yağ oluşumuna neden olan kortizon hormonunun vücutta daha çok salgılanmasına neden oluyor. Eğer mümkünse her gün meditasyon yapmaya ve kendinizi küçük ayrıntılar nedeniyle endişelendirmemeye özen göstermelisiniz. Tıpkı Psikolog Dr. Leah Brennan’ın da dile getirdiği gibi; “Yeri geldiğinde ‘hayır’ demeyi öğrenmeli, her gün kendinize sakinleşmek için kitap okumak ve sıcak banyo yapmak için zaman ayırmalısınız. Vereceğiniz küçük molalar ise daha büyük olayları daha sakin karşılamanızı sağlayacaktır.” Ancak küçük molalar ile rahatlamakta zorlanıyorsanız, daha kesin sonuçlar için bir psikolog ile görüşmenizde fayda var.

Gürültülü ortamlarda bulunuyorsanız...
Bir dakikalık sessizliğe dahi hasret misiniz? O zaman karın bölgenizde meydana gelen yağların nedeni keşfedildi demektir! Marie Claire'in haberine göre; Penn State Üniversitesi’nin yaptığı bir araştırmada az seviyede bile olsa sürekli gürültülü ortamlarda bulunan kişilerin daha çok yemek yediğini ve şekerli gıdalar tüketmeyi arzuladığı görülüyor. Koşu sırasında rahatlamak için iPod’unuzdan dinlediğiniz müziğin dahi kimi zaman yağlanmaya neden olduğu belirtiliyor. Her kadar müzik dinlerken rahatladığınızı ve daha iyi çalıştığınızı düşünseniz, bazen hafif bir müziğin bile şaşırtıcı tehlikeleri bulunuyor. Bu nedenle hayatınızdaki bazı sesleri kısa süreliğine de olsa yok etmelisiniz! Arada sırada telefon ile radyonuzu kapatabilir ya da televizyonun sesini kısabilirsiniz. Bu küçük değişimlerin bile çok büyük farklar yaratacağını göreceksiniz.

Odanız ideal sıcaklıktaysa…
Son 30 yılda ev ve iş yerlerimizdeki sıcaklık altı derece arttı ve London College Üniversitesi’nin yaptığı araştırmalara göre bu durum metabolizmamızın bizi sıcak ya da soğuk tutmak için daha az çalışmasına neden oluyor. Ayrıca metabolizma hızındaki bu yavaşlama daha az enerji tüketimine ve daha yavaş bunun sonucunda daha az yağ yakımına da yol açıyor. Eğer kilo almak istemiyorsanız, kalorifer ya da havalandırmanın derecesini birkaç derece indirerek metabolizmanızı daha hızlı çalışmasını sağlayabilirsiniz.

Arkadaşlarınız yemek yemeyi seviyorsa…
2007 yılında dünya genelinde yapılan araştırmalar aşırı kilolu kişilerle arkadaş olanların bu arkadaşlıkları başladıktan sonra kilolarında ciddi bir artış meydana geldiği görülüyor. Bu durum tabii ki psikolojik! Genellikle birçok kişi yakın çevresindekilerin alışkanlıklarına zamanla sahip olmaya başlıyor. Televizyon seyrederken cips ya da patlamış mısır yemek, aşırı tatlı tüketmek ve gazlı içecekler içmek de bu alışkanlıklar arasında yer alıyor. Ayrıca bazen tok olmanıza rağmen arkadaşınızın zorlamasıyla kendinizi aşırı abur cubur tüketimi yaparken bulabilirsiniz. Bu tip sorunların genellikle ofis ortamlarında karşımıza çıktığını unutmayınız. Bu nedenle eğer etrafınızda yemek yemekten hoşlanan kişiler varsa, kendinizi mutlaka kontrol etmelisiniz. Sürekli dışarıda yemek yerine evde sağlıklı yemekler pişirmeye ve yemek sonrası abur cubur yerine meyve tüketmeye özen göstermelisiniz.

Panikteyim panikte!

Panik atak nedir, nasıl anlaşılır? Panik atak olduğunuzu nasıl anlarsınız...

Panik bozukluk neden giderek daha yaygın hale geliyor? Bunun biyopsikososyal nedenleri nelerdir? Kişinin sürekli öleceği, kalp krizi geçireceği gibi korkularla yaşaması başkaları tarafından nasıl anlaşılabilir?  Aile ve yakın çevre ataklar geçiren kişiye karşı doğru davranışı nasıl geliştirebilir? Panik atakla ilgili tüm bilinmeyenleri Üsküdar Üniversitesi Feneryolu Sağlık Uygulama Araştırma Merkezi'nden Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Orhan Doğan cevapladı...

-Panik bozukluğu nedir? Nasıl ortaya çıkar?
Panik bozukluğu, aniden ortaya çıkan panik nöbetleri ve nöbetler dışındaki zamanda beklenti anksiyetesinin olmasıyla belirli bir bozukluktur. Panik nöbeti, aniden ortaya çıkan şiddetli anksiyete, onun fizyolojik ve bilişsel belirtilerinin yaşandığı, belirtilerin 10 dakika gibi bir sürede en üst düzeye ulaştığı ve sonra şiddetinin giderek azaldığı bir nöbettir.

-Panik bozukluk ile panik atak arasındaki fark nedir?
Panik bozukluğunda panik nöbeti vardır, ancak kişi bir kez panik nöbeti geçirip başka nöbet geçirmez ve beklenti anksiyetesi olmazsa, panik bozukluğu tanısı konmaz. Panik bozukluğu olan kişide işlev bozukluğu ortaya çıkar.

-Panik bozukluğun temelinde korku nasıl bir yere sahip?
Panik bozukluğunun temel belirtisi ani, beklenmedik ve şiddetli anksiyete duygusunun fizyolojik belirtiler de dahil şekilde yaşanmasıdır. Anksiyete görünür bir neden olmadan ortaya çıkabilirken, bazı gerçek veya hayali korkulu durumlarla karşılaşmayla da ilgili olabilir. Burada kişinin tehdit veya tehlike algısı önemlidir, gerçekten bir tehdit veya tehlike olması gerekmez. Panik bozukluğu olan kişilerde korku, anksiyetenin fizyolojik belirtilerinin yanlış yorumlanmasıyla ilgilidir. Burada stres kavramından da söz etmek uygun olur. Stres yaratan durumlarda insan kendisini bir tehdit veya tehlike altında hisseder. Strese verilen en temel yanıt "kaç veya savaş" tepkisidir. Anksiyete, korku gibi duygusal tepkiler strese karşı verilen uyuma yönelik tepkilerdir.

-Panik hastalarında en çok yaşanan korkular nelerdir?
Panik bozukluğunda nöbet sırasında en sık görülen korkular denetimini kaybetme, delirme/çıldırma, ölüm, kalp krizi geçireceği korkularıdır. Temel olarak kişinin beden duyumlarını algılaması ve değerlendirmesindeki bozukluk korkuya neden olur. Zamanla korkudan korkmaya kadar ilerleyebilir. Panik bozukluğu agorafobiyle birlikteyse, yalnız başına dışarıya çıkmaktan da korkabilir.

 -Panik bozukluğun bir ön evresi var mı?
Panik bozukluğunda anksiyete aniden ortaya çıkar. Bir ön evreden söz edemeyiz, fakat nöbetler arasında beklenti anksiyetesi sürekli vardır.

-Panik bozukluğun başlama yaşı nedir?
Panik bozukluğu genellikle gençlik ve genç erişkinlik dönemlerinde başlar. Bu dönemlerle kastedilen yaşlar yirmili yaşların hemen öncesi ve sonrasıdır. Çocukluk ve erişkinlik dönemlerinde de başlayabilir, yaşlılık döneminde çok nadirdir.

-Panik atakları ile panik nöbetleri aynı şey midir?
Evet, eşanlamlı olarak ikisi de kullanılmaktadır.

-Nöbetleri önceden fark etmek mümkün müdür?
Genel olarak panik nöbetlerinin ne zaman, nerede geleceği belli değildir ve tanım gereği aniden başlar.

-Yüksek kaygı ve panik arasında nasıl bir bağlantı kurulabilir?
Anksiyete terimi Türkçede kaygı olarak da kullanılır. Bu açıdan bakarsak, yüksek kaygı ile panik birbiriyle yakından ilişkilidir. Panik duygusu aniden ortaya çıkan şiddetli düzeydeki anksiyete anlamına gelir. Panik nöbeti geçirmeyen, fakat genel olarak kaygı düzeyi yüksek olan kişilerde panik bozukluğunun ortaya çıkma olasılığı diğer kişilerden daha yüksektir. Bir başka deyişle, kaygı düzeyinin yüksek olması panik bozukluğu için bir risk etkenidir.

-Cinsiyet farklılıkları açısından değerlendirir misiniz?
Panik bozukluğu tüm çalışmalarda ve tüm toplumlarda kadınlarda erkeklerden daha yüksek oranda görülmektedir. Çalışmaların çoğunda kadın/erkek oranı 2 civarında bulunmuştur.

-Panik bozukluğunda öğrenilmişlik söz konusu mudur?
Panik bozukluğunda öğrenmenin rolü konusunda hayvan deneyleri yapılmış olmakla birlikte, insanlardaki rolü konusunda fazla bilgimiz yok. Kaygı düzeyi yüksek olan anne-babaların çocuklarında panik bozukluğunun daha yüksek oranda görüldüğü saptanmakla birlikte, bu durum daha çok genetik etkenlere bağlanmıştır.

-Panik bozukluğu yaşayanlarda intihar eğilimleri görülüyor mu?
Panik bozukluğu olanlarda intihar eğilimi olabilmekle birlikte, intihar girişimleri çok düşük orandadır. Bunlar önceden planlanmayan girişimlerdir.

-Panik ataklarında yaşanan fiziksel durumlarda var değil mi? Kişide ataklar sırasında ne gibi değişiklikler gözlenir?
Panik nöbeti sırasında duygusal belirtilere anksiyetenin fizyolojik belirtileri de eşlik eder. Bunlar çarpıntı veya nabızda artma, nefes darlığı veya hava açlığı, titreme, uyuşma, terleme, bulantı, sıcak-soğuk basması, denge bozukluğu, baygınlık hissidir. Davranışsal olarak nöbet sırasında kişi ne yapacağını bilemez, amaçsızca dolaşabilir.

-Fizyolojik belirtileri aldık. Panik atakların psikolojik belirtilerini de alabilir miyiz?
Tabi. Panik nöbeti sırasında kişi yoğun bir sıkıntı, denetimini yitirme korkusu, delirme/çıldırma korkusu yaşanır. Fiziksel belirtilerle ilgili endişe, kalp krizi veya inme geçireceği gibi korkular, kendini ve çevresini farklı algılama, ölüm korkusu gibi belirtiler yaşayabilir. Bu belirtilerle birlikte çaresizlik, ne yapacağını bilememe duygusu da vardır.

-Atakların geldiği yerler kişiye göre farklılık gösteriyor mu?
Panik nöbetlerinin ortaya çıkma yeri agorafobi olup olmamasına göre değişir. Agorafobisiz panik bozukluğunda nöbet herhangi bir yerde gelebilir. Agorafobili panik bozukluğunda ise, nöbet kişinin kolayca kaçamayacağı veya yardım alamayacağı yerlerde örneğin, aşırı kalabalık ortamlar, uçak, açık alan, kapalı alan gibi yerlerde ortaya çıkar.

-Alkol ve maddenin panik bozuklukta yeri nedir? Başı çektiği söylenebilir mi?
Bağımlılık yapan maddeler panik bozukluğunun başlamasından çok, panik bozukluğuyla birlikte görülme açısından önemlidir. Aşırı kafein alma panik nöbetini ortaya çıkarabilmektedir.

-Atağı başlayan kişi neler yapmalıdır?
Panik nöbeti sırasında kişi mantıklı olarak düşünemez. Tedaviyle kişiler ne yapabileceklerini ve yoğun anksiyeteyi denetim altına alabilmektedir. Bozukluğun yeni başladığı kişiler güvenli buldukları bir yere oturup gevşeme ve solunum egzersizi yapabilir.

-Panik hastalarının temel karakteristik özellikleri nelerdir?
Panik bozukluğu olanlarda nöbetler dışında en belirgin özellik beklenti anksiyetesinin olmasıdır. Bu durum onların sürekli olarak normalden biraz daha anksiyeteli ve gergin olmalarına neden olur. Bazıları yalnız olarak evden dışarıya çıkamaz, bazıları çalışmıyorlarsa veya izindeler ise, en güvenli buldukları yer olarak hastanede zaman geçirebilir.

-Panik sorunlarında stres ne kadar önemli bir etkendir? 
Panik bozukluğunda stres hem bozukluğu başlatıcı, hem de bozukluğu sürdürücü olarak rol oynayabilir. Bu açıdan önemli bir etkendir.

-Kişilik ne kadar önemli burada? Panik bozukluğuna kişilik yatkınlığından bahsedilebilir mi? Hangi kişilik tiplerinde daha çok görülür?
Panik bozukluğuna yatkınlığı gösteren özgül bir kişilik bozukluğu yoktur. Bazı kişilik özellikleri panik bozukluğu açısından önemlidir. Bunlar anksiyete duyarlılığı, davranışsal engellenme, stresle baş etme yetersizliğidir. Bu özelliklerin genetik ve yetiştirilme biçimiyle ilgisi vardır.

-Biraz da ipuçları almak istiyorum şimdi sizden. Panik bozukluğu yaşayanlar bastırmak için ne gibi şeylere yönelirler?
Panik nöbeti sırasında yaşanan en önemli duygulardan biri çaresizliktir. Hastalar o anda hiç bir şey yapamayacak, düşünemeyecek gibi olduklarını belirtir. Panik bozukluğunun gidişi sırasında ise, kendi kendine telkin, öğrendikleri solunum egzersizi ve bilişsel tedavi tekniklerini uygulamaya çalışırlar. Bazıları olumsuzu duygu ve yaşantılardan kurtulmak için bazı maddeler kullanmaya başlayabilir. Bazıları çaresizlik içinde teslim olmuş gibidir.

-Başarı günümüzün temel kaygılarından birisi… Sürekli başarı beklentisini yüksek tutan bir ailenin hassas çocuğunu risk altında sayabilir miyiz?
Çocukta genetik bir temel varsa birinci derece akrabalarında panik bozukluğunun olması, bu durum riski artırabilir. Genetik temel yoksa, herhangi bir stres etkeni kadar önemli olabilir; tek başına önemli bir risk etkeni olarak düşünmek doğru olmaz.

-Sık duyduğumuz egzersizleri sormak istiyorum. Panik atağı yaşayanlarda nefes egzersizleri önemli bir yere sahip herhalde?
Solunum egzersizleri herkeste hem bedensel, hem de zihinsel bir gevşeme sağlar. Panik bozukluğu olanlarda solunum egzersizleriyle birlikte, diğer gevşeme tekniklerinin uygulanması yararlıdır.

-Seyri hakkında neler söyleyebilir siniz? Panik bozukluğunun gidişi ve sonlanması nasıldır?
Panik bozukluğu genel olarak inişli-çıkışlı bir gidiş gösterir. Hastaların yarıya yakını tam olarak düzelirken, geriye kalanlarda kronik bir gidiş görülebilir.

 -Tedavide neler yapılıyor?
Panik bozukluğunun tedavisinde en temel yaklaşımlar ilaç tedavisi ve bilişsel-davranışçı tedavilerdir. Bunlarla iyi sonuç alınabilmektedir. Bunların dışında özellikle anksiyetenin fizyolojik belirtilerine yönelik olarak biofeedback uygulanabilir.

Anne sütünü sağma ve saklama

Anne sütünü sağma, ya elinizle, ya da manuel (elle) veya elektrikle çalışan bir pompa yardımı ile, memenizdeki sütü alma işlemidir.

Anne sütünü sağma, ya elinizle, ya da manuel (elle) veya elektrikle çalışan bir pompa yardımı ile, memenizdeki sütü alma işlemidir. Süt sağma, şu durumlarda bir gereksinim olabilir:

Memenizdeki doluluk sizi rahatsız ediyor: Sütü sağmak, doluluk hissini azaltacak ve bebeğinizin memenizi almasını kolaylaştıracaktır.

Bir başka kişinin sizin sütünüzü bebeğinize vererek, sizin bir süreliğine bebekten uzaklaşmanızı veya işinize geri dönmenizi sağlar.

Bebeğiniz iyi beslenemiyor (örneğin bebeğinizde çatlamış dudak ve yarık damak var ise).

Bebeğiniz erken doğduysa, memeden emebilecek olana kadar(eğer sağlıklı bir bebekse, 32 hafta süresinde) sütünüzün gelişini hızlandırmanız gerekir. Sütünüzü nasıl sağacağınızı bilmek, yararlıdır. Bu işlemi ya sizi rahatlatmak adına, ya da saklayıp daha sonra bebeğinize vermek için yaparsınız. Böylece, bebeğinizin, besleyici ve sağlıklı anne sütünüzden yararlanmaya devam etmesini sağlamış olursunuz. Bazı anneler, hamilelik dönemlerinin son dönemlerinde ‘kolostrum’ (karbonhidrat, protein ve antikor açısından zengin ilk süt) çeker ve bunu damlalıklara doldurarak dondururlar. Bunu amacı, kendilerinin veya bebeklerinin doğum sonrası dönemde yaşama olasılıkları olan emzirme zorluklarına karşı bir tedbir almaktır. Bu annelerin sağlıklı ve hamilelik dönemlerinin de iyi gidiyor olmaları gerekir.

Elle sütünüzü sağma
Emzirme süresince, memeden elle süt sağmak, faydalı bir yöntemdir.

Önce, ellerinizi iyice yıkamalısınız. Biraz öne eğilip, memenizin rahat bir konuma gelmesini sağlayın. Sanki bir meme muayenesi yaparmış gibi, memenizi hafifçe okşayarak ve masaj yapın.

Oturun ve elinizi (herhangi biri olabilir) memenizin üstüne yerleştirin; parmaklarınızla ve başparmağınızla, meme ucundan 3 cm. uzak bir bölgede bir C harfi çizer gibi, genelde meme ucunun kahverengi bölümünün (areola) etrafında çevirin.

Başparmağınızla ilk iki parmağınızı yavaşça birbirlerine yaklaştırın ve göğüs duvarına doğru bastırın. Sonra da meme ucuna doğru ilerleyin. Genelde parmaklarınızı meme üstünde kaydırmak yerine yuvarlayarak meme ucuna getirmek, size daha rahat gelecektir. Bu hareket, meme kanalarına baskı yapacak ve kısa bir zaman sonra, meme ucunuzdan birkaç damla süt geldiğini göreceksiniz. Bir zaman sonra bir fışkırma olabilir ve bu sütü steril bir kaba doldurabilirsiniz. Süt akışı yavaşlayınca, elinizi, koyu renkli bölgenin etrafında gezdirin ve ritmik hareketlerle, sütünüzü çekmeye devam edin. En az iki kere meme değiştirerek, toplamda 20-30 dakika süresince memenizden süt çekin. Eğer bebeğiniz, memenizi almakta ve emmekte zorlanıyorsa, bu şekilde süt sağmaya hemen başlamanız ve bebeğiniz acıktıkça devam etmeniz önerilir. Bu da ilk günlerde, 24 saatlik zaman içinde 8-12 kere demektir.

Eğer doğumdan çok kısa bir süre sonra, ilk sütü- kolostrumu sağarsanız (rengi koyu turuncudan açık sarıya değişebilir), bunu 12 saat boyunca, 32ºC ye kadar olan ısı düzeninde saklayabilirsiniz. Çok kısa miktarlarda çekme yapabileceğiniz beklenendir; örneğin, ilk birkaç günde, sadece bir çay kaşığı kadar. Bebeğinize bunu, sizden başka bir kimse daha da rahat verebilir; bunun için bir damlalık, emzik, kaşık veya fincan kullanılabilir.

Memeden Süt Sağmak, Öğrenilen Bir Sanattır
Anne sütünü çekmek, öğrenilen bir beceridir. Bu nedenle, ilk başlarda sütünüzü sağamazsanız, hayal kırıklığı yaşamayın. Bebeğinizin doğumundan 3-5 gün sonra, memeniz ‘olgun süt’ üretmeye başlayacaktır. Kolostrum ise, az miktarda, iki hafta süresince, bu olgun sütte de var olmaya devam edecektir. Memenizin ürettiği süt miktarı ise, gittikçe artacaktır. ‘Olgun süt’ memeye dolmaya başladığında, birçok anne, elle veya elektrikle çalışan pompalarla memeden süt sağmayı tercih ederler. Elle süt sağma işlemi bazı zamanlar için rahat ve kolaysa da, pompa yöntemi genellikle daha hızlıdır. Kullandığınız pompanın ağız kısmının, meme ucunuza rahatça yerleşecek kadar geniş olmasına dikkat edin. Bazı pompaların birden fazla ağız genişliği seçenekleri vardır; eğer meme uçlarınız küçük değilse, bu tip pompaları tercih edin.

Pompalar, meme ucunu emerek ve serbest bırakarak çalışır ve böylece memeden süt çekerler. Elektrikle çalışan bazı pompalar, sizin rahatınıza uygun olarak, emme seviyesini ayarlarlar. Bazıları da sağma işlemi esnasında, size hareket izni verir. Bir elinizle rahatça kullanabileceğiniz bir pompa, size daha yararlı olacaktır. Özellikle bir memeden süt çekerken, diğer memeden bebeğinizi emziriyorsanız, bu önemlidir. Elle çalışan pompaların biçimi ya silindir şeklindedir, veya elinizle sıkmak yoluyla işlev görür. Pompanın her bölümünün çok temiz olması gerekir; bazı çalışan anneler yanlarında yedek parçaları da taşırlar ve bunları sonra evde tekrar yıkarlar. Pompanızı temiz ve kurulmuş olarak muhafaza ederseniz daha rahat sağım yapabilirsiniz. Stresli olmak ve düşük vücut ısısı gibi faktörler, sütün akma refleksini engelledikleri için, sağma işleminin üretkenliğini düşürür. Bu zamanlarda ılık kompres deneyebilirsiniz; memeye masaj yapabilirsiniz ve gevşeme teknikleri uygulayabilirsiniz. Bebeğinizin bir resmine bakmak, yakın zaman önce giyindiği bir giysiyi koklamak ve onun kokusunu anımsamak da yararlı olacaktır.

Sağılmış sütü saklamak
Buzdolabına konulmuş veya dondurulmuş anne sütü, sert kenarlı plastik kaplarda, ağzı sıkı sıkı kapalı cam kaplarda veya özellikle anne sütü için üretilmiş, anne sütü saklama torbalarında saklanabilir. Bir kullanımlık ve atılabilen şişe torbalar önerilmez.

Aşağıda ‘olgun’ anne sütünü saklamak için bilmeniz gerekenler sıralanmıştır:
Isı Saklama süresi
Oda ısısı (19-26ºC) 6 saate kadar

Buzdolabı (<4ºC) 72 saate kadar

Buzluklu ve tek kapılı buzdolabı Buzluk bölmesinde 2 haftaya kadar

İki kapılı buzdolabı / buzluk Buzluk bölmesinde 3-4 kadar aya

Sabit olarak 0ºF (-18ºC) derecede 6 ay tutulan derin dondurucuda

Eğer sakladığınız anne sütü ile ilgili bir şüpheniz varsa, sütü atın ve bebeğinize vermeyin. Eğer anne sütünün doğru saklanması konusuyla ilgili sorularınız varsa, sağlık profesyonellerine danışınız. Meme pompası ile süt sağan ve bunu işyerlerinin ortak buzdolaplarında saklayan çalışan anneler, sütlerini, kendi isimleri yazılı etiketlerle ayırdıkları torbalara yerleştirirler - amaç, inek sütü ile kendi sütlerinin karışmamasıdır. Sütünüzü derin dondurucu poşetlerine aktarıp saklayabilirsiniz. Amaç hem sütü korumak, hem de donmasını önlemektir.

Anne Sütü Nasıl Ilıtılır
İdeal olan, donmuş sütün buzdolabında çözülmesini beklemektir.

Eğer süt buzdolabında erimişse, 24 saat süresince tutulmak üzere ve kabın ağzı açılmadan tekrar buzdolabına konulabilir.

Eğer ısıtma gerekiyorsa, kabı veya torbayı, ya sıcak su dolu bir kaba daldırın veya sıcak akan çeşme suyu altına tutarak, sütü ılıtın.

Sütün ısısını asla kaynama noktasına getirmeyin. Donmuş süt çözülme aşamasında ekşi kokuyorsa, sütü dondurmadan önce, kabı sıcak buhar veya sıcak su altında haşlamak tavsiye edilir. (İçinde yüksek Lipaze bulunan anne sütü dondurulduktan sonra ekşi kokabilir. Süt kabını, sıcak su veya buhara tutmak, bu ekşi kokuyu engeller).

Isısını ölçmeden önce, anne sütünü, kabı içinde hafifçe döndürünüz, çalkalayınız. Üstte biriken kaymak kısmı, bunun sonucunda bütün süte dağılacaktır. (Saklanan sütün kaymak ve sıvı süt olarak ayrışması normaldir.) Kabı çok hızlı ve kuvvetli şekilde çalkalamayınız. Bu, anne sütünün içinde var olan değerli ve gerekli bir takım canlı maddeleri zedeleyecektir.

İçindeki yararlı besinler yok olacağı için, asla mikrodalga fırın kullanmayın. Bu tip bir ısıtma, sütün içinde çok sıcak bölümler yaratabilir; bu nedenle de tavsiye edilmez.

Eritilen anne sütü tekrar dondurulamaz

Kaynak: HT Hayat

1 Şubat 2013 Cuma

Yalnızlık da bulaşıcı çıktı

ABD'de yapılan bir araştırmaya göre yalnızlık hissinin şişmanlık, sigara tiryakiliği ve mutluluk gibi bulaşıcı.

Chicago Üniversitesi ve Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesinde yapılan çalışma, yalnızlık hissinin tıpkı aşırı şişmanlık (obezite), sigara tiryakiliği ve mutluluk gibi, sosyal ağlar aracılığıyla bulaşabileceğini ortaya koydu.

Yalnız insanların yalnızlıklarını, içinde bulundukları sosyal ağa duydukları güvensizliği diğer grup üyelerine de yansıtmak yoluyla bulaştırdıkları kaydedildi.

Çalışmayı kaleme alanlardan Nicholas Christakis, "Kişiler, yalnızlıklarını sosyal ağları içinde bulaştırabilir ve sonra grupla ilişkisini kesebilir" diye konuştu.

Araştırma için, Massachusetts eyaletinde 60 yıldan fazla süredir devam eden ve binlerce kişinin fiziksel ve ruhsal sağlığı ile alışkanlıkları ve beslenme şeklinin kayıt altına alındığı bir sağlık araştırmasının verilerini inceleyen uzmanlar, yalnız insanların, yalnızlık hislerini arkadaşlarına ve komşularına bulaştırdığı, ardından sosyal ağların dış sınırına doğru hareket etme eğiliminde olduğu sonucuna ulaştı.

Yalnızlığın, dünyanın düşmanca bir yer olduğu hissiyle başlayabileceği, ardından kişinin kendi ürettiği bu düşünceye inanmaya başlayabileceği kaydedilen çalışmada, yalnızlığın kişileri sosyal tehditlere karşı duyarlı hale getirdiği ve kişinin kendini korumaya yönelik tavırlar geliştirdiği, ancak ironik olarak bu tavırların kişinin kendisine zarar verdiği belirtildi. Çevresine ilgisini kaybeden kişinin, zamanla sosyal ağından çıktığı ve etrafına daha az güvenmeye başladığı ifade edildi.

Uzmanlar, yalnızlığın aile bireylerinden çok arkadaşlardan bulaştığına, özellikle kadınlar ve 1,5 kilometrelik alan içindeki komşular arasında daha çok bulaşıcı olduğuna dikkati çekti. Araştırmaya göre, yalnızlık da tıpkı aşırı kilo, sigara içmek ve mutluluk gibi üç ayrı derecede bulaşıyor: Yalnız bir insanın arkadaşına yalnızlık bulaştırma oranı yüzde 40 ila 65'ken, bir arkadaşın yalnız bir arkadaşından yalnızlık kapma ihtimali yüzde 14 ile 36 arasında kalıyor. Üçüncü dereceden bir arkadaş söz konusu olduğunda ise yüzdeler 6 ila 26'ya düşüyor.

Uzmanlar, kendini yalnız hissetmenin insanın hiç arkadaşı olmayacağı anlamına gelmediğinin, ancak bu arkadaşların kişi için tatmin edici olmadığının altını çiziyor.

Yalnızlığın alzheimer ve kalp hastalıkları gibi sağlık sorunlarına yol açabildiğini belirten uzmanlar, sosyal ağlarından çıkan kişilerle yeniden bağ kurmanın hayati önem taşıyacağını da vurguluyor.

Chicago Üniversitesinden John Cacioppo ve James Fowler ile birlikte, alışkanlıklar ve duyguların sosyal ağlar üzerindeki etkileri üzerinde çalışmalar yürüten Christakis, daha önce aşırı şişmanlık (obezite), sigara içmek ve mutluluğun da bulaşıcı olduğunu ortaya koymuştu.

Araştırma, Kişilik ve Sosyal Psikoloji dergisinin aralık sayısında yayımlandı.

Diyabetten Korunmak İçin 10 Tüyo

Ailesinde şeker hastalığı olanlar, kilolu olanlar, hareketsiz yaşayanlar ve yüksek tansiyon hastalarının diyabet riski yüksek. Peki diyabetten korunmak mümkün mü?...

Medical Park Acarkent Sağlık Söyleşileri’nin ikincisi Diyabet Haftası’nda Prof. Dr. Ziya Mocan tarafından gerçekleşti. Prof. Dr. Mocan, çağımızın hastalığı haline gelen ve ülkemizde 10 milyon kişinin mücadele ettiği diyabet hastalığının tedavisindeki yeni yöntemler ve korunma yolları hakkında Acarkentlileri bilgilendirdi. Acarkent Coliseum’da “Şeker Hastalığı ve Tedavisinde Yeni Yöntemler” başlığıyla gerçekleşen söyleşide, katılımcıların şekerleri de ölçüldü.

Kimler Risk Grubunda?

Prof. Dr. Mocan, “Ailesinde şeker hastalığı olanlar, vücut ağırlığı fazla olanlar, hareketsiz yaşantı sürenler, hamileliği süresince kan şekeri yükselmesi yaşayanlar ve yüksek tansiyon hastaları diyabete daha yatkın” dedi. Diyabet hastalığının belirtilerine de değinen Prof. Dr.  Mocan, “Çok susuyorsanız, çok sık idrara çıkıyorsanız, çok acıkıyorsanız, kilo kaybı yaşıyorsanız, yorgunluk çekiyorsunuz mutlaka şekerinize baktırın. Bunlar diyabet hastalığının en önemli belirtileri” diye açıkladı.

Diyabetten Korunmak İçin 10 Öneri

Prof. Dr. Ziya Mocan, Medical Park Acarkent Söyleşileri’nde 21. yüzyılın getirdiği yeni yaşam şekli dolayısıyla çağımızda hızla artan diyabet hastalığından korunmak için 10 öneri açıkladı:

1) Sağlıklı ve dengeli beslenin.
2) Düzenli spor ve egzersiz yapın.
3) Posalı gıdalar tüketin.
4) Fazla kilolardan kurtulun.
5) Sigarayı bırakın.
6) Bebekleri en az 6 ay emzirin.
7) Düzenli uyuyun.
8) Katı yağlardan uzak durun.
9) Kırmızı et tüketimini azaltın, özellikle balık tüketimini artırın.
10) Karbonhidrat alımını azaltın.

"Reflekstir" Deyip Hafife Almayın!

Bebeklerde ani sıçramanın nedeni “epilepsi” olabilir! 

Epilepsi, en sık çocukluk çağında, özellikle de 0-1 yaş arasındaki bebeklik döneminde ortaya çıkıyor. Sanılanın aksine sadece vücutta kasılma ve çenenin kitlenmesi gibi büyük nöbetlerle değil, gözden kaçabilecek küçük nöbetlerle de gelişebiliyor. Örneğin, bebeklerde ani sıçrama epilepsinin işareti olabiliyor!

Halk arasında ‘sara’ olarak bilinen epilepsi; ateş ve kafa travması gibi herhangi bir tetikleyici faktör olmadan tekrarlayıcı bilinç kaybı ile bilinçte bozulmanın görüldüğü ataklarla gelişen bir hastalık. En sık çocukluk çağında, özellikle de 0-1 yaş arasında ortaya çıkıyor. Çocukluk çağındaki epilepsi tüm vücutta kasılma/atma, çenenin kitlenmesi ve ağızdan köpük gelmesi gibi belirtilerle seyreden büyük nöbetlerle gerçekleşebileceği gibi; tanınması zor ve kısa süren küçük nöbetlerle de ortaya çıkabiliyor.

Acıbadem Kozyatağı Hastanesi’nden Nöroloji Uzmanı Dr. Uğur Işık, bebeklerde sadece kollar, bacaklar ve baş bölgesinde ortaya çıkan ani sıçramanın hafife alınmaması gerektiğine dikkat çekerek, “Klasik epilepsi belirtilerinin yanı sıra, bu tür kısa süren küçük nöbetlerin de asla atlanmaması gerekiyor. Çünkü bu küçük nöbetler anne babalar tarafından gözden kaçarsa sorun tedavi edilmediği için büyük nöbetlere dönüşebiliyor” diyor.

Hangi Nöbetler Gözden Kaçabiliyor?

• Ani Sıçrama ve Kapanma: Bebeklikte kümeler halinde gelen, kollar, bacaklar ile baş bölgesinde ani sıçrama ve kapanma ile gelişen nöbetler ortaya çıkabiliyor.
• Gözlerin Sabit Bir Yere Bakması: Çocuklarda kasılma, atma, gözlerin sabit bir yere bakması ve kusma ile gelişebiliyor. Vücudun tek tarafında kasılma veya vücudun tek tarafında anormal his ile de görülebiliyor.
• Dalma: Absans nöbetlerinde çocuk sadece 5-10 saniye boyunca dalıyor ve çevresine karşı duyarsız oluyor.
• Gece Uykudan Sık Uyanma: Frontal lob denilen (beynin ön bölgesi) bölgede gelişen nöbetlerde gece uykudan sık uyanma, kasılma ve anlamsız hareketler görülebiliyor. Bu durum çoğunlukla uyku bozukluğu ile karışıyor. Ayrıca çocuk anlamsız yere kendi çevresinde dönme veya koşma şeklinde hareketler sergileyebiliyor.
• Ani Baş Düşmeleri: Ani baş düşmeleri ve yere kapaklanma şeklinde nöbetler görülebiliyor.
• Sıçrama: Bazen sadece ani elektrik çarpması benzeri sıçramalar (myokonik nöbetler) ortaya çıkabiliyor.

Çocuğun Hayat Kalitesini Belirliyor

Bazı türlerinde nöbetler günde 50-60 kez tekrar ederken, bazılarında ise yılda sadece 1-2 kez ortaya çıkıyor. Epilepsiye neden olan durum hayat kalitesinde en önemli belirleyici faktör oluyor. Çünkü bu faktör hem çocuğun zeka düzeyini ve davranış sorunlarını hem de epilepsinin şiddetini beliyor. Nöbet sayısı ve nöbet kontrolü hayat kalitesini belirlemede önemli bir rol üstleniyor. İlaçlarla kontrol altına alınabilirse çoğu çocuk okul, spor ve hobiler gibi günlük yaşam aktivitelerine devam edebiliyor.

Bazı Türleri İlaçla Kontrol Altına Alınabiliyor

Hangi tedavinin uygulanacağında epilepsinin türü çok önem taşıyor. Çocukluk çağının iyi huylu genetik epilepsilerinin yüzde 80-90’ı ergenlikte düzeliyor. Bazen de epilepsiler ergenlik çağında başlıyor, bunların bir kısmı ömür boyu tedavi gerektiriyor. Epilepsilerin bir kısmı ilaç tedavisine çok iyi yanıt veriyor. En az 2 yıl, bazen de ergenlik çağına kadar ilaç kullanmak yeterli gelebiliyor. Ancak altta kafa travması veya menenjit gibi nörolojik bir sorun varsa tedavi edilmesi daha güç olabiliyor. Örneğin hastanın çok uzun yıllar ilaç kullanması gerekiyor.

Epilepsi Cerrahisinde Başarı Oranı Yüksek

Tüm epilepsilerin yüzde 20-30’unu dirençli epilepsiler oluşturuyor. Bu durumda ilaç dışında diğer tedavi seçenekleri gündeme geliyor. İlk yöntem de epilepsi cerrahisi oluyor. İyi seçilmiş hastalarda epilepsi cerrahisinin başarısı yüzde 80’lere ulaşıyor. Ancak ne yazık ki her dirençli epilepsisi olan çocuk ameliyat adayı olamıyor. Çocuğun epilepsi cerrahisi adayı olması için nöbetlerinin belli bir bölgeden kaynaklaması ve çıkarılacak bölgenin dil ve görme gibi önemli bir fonksiyonunun olmaması gerekiyor.

Beyne Takılan Pil Belirgin Düzelme sağlıyor

Çocuğun cerrahi yönteme uygun olmadığı durumlarda “vagus sinir stimülatörü” denilen beyin pili tedavisi düşünülebiliyor. Göğüs altına yerleştirilen pil, vagus sinirini belli aralıklarla uyarıyor ve bu nöbetlerde azalma sağlayabiliyor.  Beyin pili tedavisiyle nöbetlerin tamamen durması mümkün olmasa da iyi seçilen hastalarda belirgin düzelme sağlanabiliyor.  Diğer bir tedavi seçeneği de ketojenik diyet. Bazı tür epilepsilerde etkili olan bu diyet yağdan çok zengin beslenilmesi prensibine dayanıyor.

Nedenleri Neler?

• Kromozom anomalileri,
• Beyin oluşumundaki yapısal bozukluklar,
• Beynin oksijensiz kalması veya beyin kanamaları,
• Tümörler,
• Kafa travması,
• Menenjit gibi beyin enfeksiyonları epilepsiye sebep olabiliyor.

Çocuğunuz Atak Geçirdiğinde… 

• Nöbet sırasında çocuğunuzu sağ ya da sol tarafına doğru yatay pozisyonda yatırın.
• Başının altına bir yastık koyun, yakası sıkıysa gevşetin.
• Sallamayın, üstüne su dökmeyin, ağzına bir şey sokmaya çalışmayın.
• En yakın sağlık kuruluşuna götürün ya da çocuğunuzu izleyen doktoruyla iletişim kurun.

Psikolojik rahatsızlık: Kendini beğenmişlik

Başkalarına empati yapamayan, karşısındaki kişileri her zaman ezen ve küçük düşüren egosu yüksek kişileri tanımak ister misiniz? Psikiyatri Uzmanı Dr. Oğuz Tan sizin için anlatıyor  

Narsisist kendisini fazla beğenen, üstün gören, hep takdir ve ilgi bekleyen, imtiyazlı olduğuna inanan, özel muamele bekleyen kişidir. Narsisist kişiliğin altında, paradoksal olarak, derin bir kendine güvensizlik yatar. Nitekim bu kişiler çok alıngan, eleştiriye oldukça tahammülsüz insanlardır.

Bu insanları şuuraltı kendine güvensizliği bastırarak egosu yüksek insanı üretir. Narsisistler ayrıca empati kuramayan, başkalarının duygularını anlayamayan kişilerdir. Kendine güvensizlikle başkalarını anlayamama birleşince, narsisistik kişilik gelişir.

Narsisist davranışların eğitim ile bağlantısı var mıdır?

Narsisistler övgüyle beslendikleri için, çok çalışırlar. Dolayısıyla hayatta başarı kazanma, iyi bir yere gelme ihtimalleri yüksektir. Başarı, kendini beğenmişliklerini iyice besler, böylece narsisistin yakın çevresiyle ilişkisi iyice bozulur.

Parlak bir statüsü olan, ama yalnız bir insan vardır tepelerde bir yerde. Çalışkan olmayan, başarı kazanamayan narsisistlerin de hayatları kötüdür, çünkü çok ihtiyaç duydukları övgüyü bir türlü elde edemezler.

Narsisistler elitist davranışa eğilimlidirler. Statüsü yüksek arkadaşlar edinmek, iyi yerlere gitmek, iyi arabalara binmek isterler. İnsanları ezmekten çekinmezler, kendileri en üstün oldukları için, başkalarını ezmek doğal davranışlarıdır.

İzleri ergenlik, hatta çocukluk yıllarına kadar uzanabilir, ama asıl 18 yaşından sonra belirgin hale gelir. Narsisistler, genellikle narsisist olduklarını fark etmezler; söyleseniz de kabul etmezler; kabul etseler bile kolay kolay değiştiremezler.

Narsisist kişiler çevresine zarar verirler mi?

Önemli özelliklerinden biri empati eksikliğidir. Başkalarının duygularını anlayamazlar. Zaten başkalarını önemsemezler. Başkaları, ancak kendilerini övmek, onaylamak için vardır. Bu yüzden yakın ilişkileri; evlilik ve yakın dostlukları sürdüremezler.

Fedakarlığı hep başkalarından beklerler, çünkü onlar uğruna her türlü fedakarlığın yapılacağı insanlardır. Vermezler, alırlar. Aşkta bile, beğenilmek için vardırlar. Başkalarının hakkını çiğnemekten çekinmezler, hatta hak çiğnediklerinin farkına bile varmazlar, zaten her şeyin kendi hakları olduğuna inanırlar. Çıkarcıdırlar.

Hepimiz narsisistik savunmalar yaparız. Çünkü hepimiz kendimizi iyi görmek isteriz. Ama narsisistlerin problemi kendilerini iyiden de öte imtiyazlı görmek ve başkalarına değer vermemektir.

Narsistiklerin tedavi edilmesi gerekir mi? Ya da bu kişilikler tedaviyi kabul eder mi?

`Ben narsisistim` diye diye tedaviye gelmezler. Genellikle depresyon yüzünden başvururlar. Çünkü narsisistler sık hayal kırıklığı yaşarlar. Çünkü hep sevilme, övülme beklentilerinin hayat boyu devamlı karşılanması mümkün değildir.

Kaynak: elmaElma

Ben hallederim...

Tamirci çağırmak gerer insanı. Çünkü tamirciler, çocukken evde bozulan her elektronik alet karşısında “sen mi oynadın len bununla?” diye kükreyen baba edasıyla insana kendini suçlu hissettirirler!.. 

“Nasıl bozdunuz bunu?.. Zıttırı vıttırısıyla oynamışsınız bunun!.. Uhuu uuu, komple değişmesi lazım!.. Motorunu yakmışsınız! masraftan kaçarsanız böyle olur...” Klozetin başına çökmüş, suratınıza “Nassıl becerdiniz bunu beah?!” diyen gözlerle bakan tesisatçıya “çocuklar ne attıysa artık, yaramazlar... keh, keh, o kadar da porçöz attık, kusura bakmayın...” demek ömürden ömür götürür... Zaten genelde de, ‘yahu iki vida sıkamayacak mıyım, yaparım ben onu, ne gerek var bir sürü para vermeye şimdi’ zihniyeti hakimdir.

Kendi işini ‘kendi’ halletmeyi seven Türk insanının pratik zekâsı ve ‘ver oradan iki tornavida bir pense, portakal sandığından bilgisayar yapayım!’ özgüveni kendi tamir tekniklerini geliştirmesine yol açmıştır... İlk akla gelen tamir tekniği, üflemektir. Çok eskilerden gelen bir huydur. Tokatlamadan bir önceki evredir. Kaynağı okuyup üflemek midir bilinmez ama işe yaramaktadır. Aletin parçaları sökülür... üflenir... takılır...

Tüm parçaları söküp tekrar takmak bilgisayar, çamaşır makinesi, elektrikli süpürge her alette işe yarar. Muhakkak parça artar, onlar da etrafa saçılır, bakıp bakıp ‘onlarsız da çalıştırabildim’ diye sevinilir, hava atılır.

Yirmi birici yüzyılda dahi popülerliğini yitirmeyen diğer bir tamir yöntemi; temassızlığı aleti tokatlayarak gidermektir. Karıncalı gösteren televizyonun tokatlanmasıyla başlamıştır. Alet edevatın aklı başına gelir, toparlanır düzelir. Yeşilçam filmlerinde de ilişkiyi tamir etmede kullanılan yöntemdir. “Seviyorum huleyn seni! Şrakkk!”

Kapatıp açmak. Elimizdeki en iyi tamir yöntemlerinden bir tanesidir kapatıp açmak, ya da bir süre kendi haline bırakmak ve daha sonra tekrar denemek...

Çalışmayan uzaktan kumandayı önce hafiften silkelemek, olmadıysa dize tıklatmak, olmuyorsa, pil ve pil yuvası kurcalamak, hâlâ olmadıysa diğer elin desteği ile şiddetli vuruşlarla kumanda dağılana kadar uğraşmak.

Anahtar dürtmek. Her derde devadır anahtar. Parça sıkışmış; anahtar, televizyonun düğmesi bozulmuş; anahtar, bankamatik kartı yuttu; aha sana anahtar...

Televizyona çatal, kaşık, bıçakla anten yapmak. Arabanın kopan motor kayışını kadın çorabıyla bağlamak... Laçkalaşmış pil kapağını, paket lastiğiyle tutturmak. Topallayan eşyanın ayakları altına gazete kağıdı sıkıştırmak. Ve... Ağızda sigara ile tüpün havasını almak. Bambaşka olmak, pırıl pırıl kalmak!..

* Halime Gürbüz 

© Copyright, Sağlık TV özel haberidir, izinsiz kullanılamaz.

Yürüyüş tansiyonu düşürüyor!

Hipertansiyon başta kalp damar sistemi olmak üzere pek çok organımızda ciddi hasarlar oluşturabiliyor.

Ancak yaşam alışkanlıklarınızda alacağınız basit önlemlerle kan basıncınızın kontrol altında olmasını sağlayabilirsiniz. Örneğin 30 dakika tempolu yürüyüş yapmak gibi!

Yaşam tarzı açısından geçiş döneminde olan ülkemizde başta tuz tüketimindeki artış olmak üzere beslenme alışkanlıklarının değişmesi, hareket düzeyinin azalması ve obezite sıklığının artması nedeniyle hipertansiyon görülme oranı giderek artıyor. Öyle ki 2008 yılı verilerine göre; ülkemizde yaşayan erişkin nüfusun yüzde 31,8’i hipertansiyon hastası. Üstelik ülkemizde her 4 ölümden biri, hipertansiyon nedeniyle gerçekleşiyor. Uzun süre devam eden kontrolsüz hipertansiyon kalp damar sistemi, beyin, böbrek ve gözlerde ciddi hasarlar oluşturabiliyor, hatta ölüme bile yol açabiliyor. Bu iç karartan tablo canınızı sıkmasın, çünkü yaşam alışkanlıklarınızda yapacağınız basit düzenlemelerle hafif düzeydeki hipertansiyonu kontrol altına alabilir veya ilaç kullanıyorsanız kan basıncının daha iyi düşmesini sağlayabilirsiniz.

1. Düzenli egzersiz yapın: Haftada 5 gün en az 30 dakika, örneğin orta tempolu yürüyüş gibi, orta tempolu aerobik egzersiz yapın. Eğer egzersiz süresini 1 saate çıkartabilir ve şiddetini artırabilirseniz (hızlı tempolu yürüyüş veya koşmaca gibi) sporu haftada 3 gün yapmanız yeterli olacaktır. İnsan vücudunun biyoritmi açısından en iyi egzersiz saatlerinin öğle-akşamüzeri olduğu düşünülmekle birlikte, bulabildiğiniz her fırsatta egzersiz yapmanız önemli. Siz yeter ki buna zaman ayırın. Yine yemekten sonraki ilk 1,5 saat içerisinde yoğun sindirim faaliyetleri nedeniyle yoğun egzersiz önerilmiyor.

2. İdeal kilonuza ulaşın: Fazla kilolarınızı vermeniz kan basıncınızı düşüreceği gibi sizi diyabet ve kalp hastalıkları riskinden de koruyacaktır. 5–10 kilo kaybı bile kan basıncında anlamlı düşüş yapabiliyor. Çalışmalar kısa vadede kan basıncını düşüren en etkili önlemin kilo kaybı olduğunu, tuz kısıtlaması ve egzersizin etkisinin ise orta uzun vadede ortaya çıktığını gösteriyor.

3. Sağlıklı beslenin: Özellikle hayvansal yağlardan fakir, karbonhidratı azaltılmış, proteinden zengin ve bol sebze ile meyveden oluşan bir beslenme türünü tercih edin. Şeker ilave edilmiş gıdalardan ve içeceklerden de kaçının. Dikkat etmeniz gereken bir başka nokta da, günlük tuz tüketimini günde 6 gramla sınırlandırmak olmalı.

4. Sigara içiyorsanız bırakın: Yapılan araştırmalara göre; sigara içimi sırasında ve sonrasında kan basıncı yükseliyor. Unutmayın ki sigara aynı zamanda kalp damar hastalıklarına da yol açan önemli etkenlerden biri.

5. Alkol miktarını sınırlayın: Düzenli ve daha yüksek miktarlarda alınan alkol tansiyonu yükseltmenin yanı sıra, diyabet, kalp damar hastalıkları, karaciğer sirozu ve kanser gelişim riskini de artırıyor. Şarap ve benzeri içkiler için günlük miktar erkekseniz 2 kadehi, kadınsanız 1 kadehi geçmemeli.

6. Stresin esiri olmayın: Stres yeme bozukluklarını tetikliyor, sigara ve alkol kullanımına olan eğilimi artırıyor, hareket düzeyini azaltabiliyor böylece kan basıncı yüksekliğine eğilimi artırabiliyor. Eğer stresin olumsuz etkilerinden korunamıyorsanız sağlık profesyonellerinden, örneğin psikologlardan yardım isteyebilirsiniz.

İlaç tedavisine ne zaman başvurulmalı?
Eğer ilk ölçümlerde kan basıncınız 160/100 mmHg’nın üzerinde ise ve bu şekilde devam ediyorsa muhtemelen doktorunuz tıbbi durumunuza uygun bir ilacı size reçete edecektir.

Yine başlangıçta ilaç tedavisi gerekli görülmemiş, ancak yaşam tarzı değişikliklerinize rağmen tansiyonunuz 140/90 mmHg’nın üzerinde seyrediyorsa, uzun dönemde oluşabilecek komplikasyonları engellemek için doktorunuz ilaç tedavisine başlar.

Özellikle son yıllarda kullanıma giren ve sayıları giderek artan modern tansiyon ilaçlarının yan etki potansiyelleri oldukça düşük olup, ilaçların seçimi eşlik eden tanılara göre değişebiliyor.

İlaç kullanımında önemli olan nokta, doktorunuzun sizin için seçtiği ilacı saatinde aksatmadan kullanmanız.

Yine ilacın etkinliğini değerlendirebilmek için büyük olasılıkla doktorunuz kan basıncınızı takip etmeye ve sonuçları kaydetmeye devam etmenizi isteyecektir.

Kaynak: HT Hayat

Mango İlkbahar/Yaz Kataloğu

    Dünyaca ünlü hazır giyim markası Mango' nun 2013 İlkbahar/Yaz katoloğu yayınlandı. Mango' nun koleksiyonunda yaz trendlerine uygun olarak; çizgiler, desenler, renkler, siyah-beyaz matchler, colorblocklar, denimler... ön planda tutulmuş. Malumunuz, markanın birkaç sezondur yüzü olan Kate Moss yerini bu yıl Miranda Kerr'e bıraktı. Her ikiside çok başarılı bulduğum iki isim ancak, Miranda'yı daha bir sevdim sanki:) İşte katologdan görüntüler.




    Koleksiyonun günlük looklarında, desenli pantolar ve şortlar, blazer ceketler, renkli pantolon, şort ve ceketler dikkat çekiyor.




    Gece elbiseleri koleksiyonunda ise, siyah ve pembeler üzerine yoğunlaşılmış. İpek ve payetli elbiseler de oldukça dikkat çekiyor.


    Birkaç sezondur hayatımızda olan denimlerin bir arada kullanılması trendine  katologda fazlasıyla yer verilmiş.


    Bahar aylarının vazgeçilmez parçası deri ceketler de siyah ve kahve tonlarında karşımıza çıkıyor.


    Gece dışarı çıkarken siyah ve beyazın eşsiz uyumundan yararlanmak her zaman iyidir demiş Mango:)


    İş kadınları için de, etek-ceket takımlar, kalem etekler ve  pantolonlar net renklerle karşımıza çıkıyor.



    Vazgeçilmez aksesuarlarımız çanta koleksiyonunda ise, deri totelar ,postacı çantaları ve clutchlar renk renk karşımıza çıkıyor.

    Resimler: mango.com.tr
   Ülkemizde oldukça geniş bir kitleye hitap eden Mango koleksiyonunda, sezon trendlerine fazlasıyla yer vermiş. Ben özellikle çizgili parçaları denemek için sabırsızlanıyorum:) Sizin favoriniz hangisi?:)

Pratik Saç Modeli:At Kuyruğu

At kuyruğu pratik bir model olsa da burada bahsettiğim evdeki gri eşofman rahatlığımızdaki at kuyruğu değil tabiiki.En azından biraz özenerek yapılan modellerden bahsediyorum.

Şimdi doğruya doğru, istediğiniz kadar özenerek yapın bu model herkese yakışmaz.Çirkin olan yapmasın demiyorum,hobi olarak yine yapsın ama bizimde göz zevkimizi düşünsün değil mi?Şöyleki; bu model bütün yüzünüzü kabak gibi ortaya çıkaracağından yüz hatlarınıza güvenmeniz lazım.Güvenmiyor ama yine de bu saçda ısrar ediyorsanız,yanlardan sağdan soldan tutamlarla yüzünüzü çevreleyebilirsiniz.

 
Copyright © 2013 MODA DÜKKAN
Design by MODADUKKAN | MODA
    Twitter Facebook Google Plus Vimeo Flickr YouTube